Türkiye’de yemekçe konuşulur
Yemek kültürü araştırmacısı, yazar, senarist Kutsi Akıllı; Boğaziçi, Deniz Kültürü Çevre ve Spor Platformu'nun geleneksel Zoom söyleşilerine konuk oldu.
Kutsi Akıllı, 13 Temmuz 2026 akşamı, Kaptan Levent Karataş'ın moderatörlüğünde gerçekleşen toplantıda, Türkiye'de yemekçe konuşulur başlıklı, lezzetli bir sunum yaptı.
“Biz yemekçe konuşuyoruz” diyen Kutsi Akıllı’nın sunumu özetle şöyle:
“Türk halkı, bütün dertlerini yemek üzerinden anlatan bir halk.
Yemekle çok ilgilenmemize rağmen mesela yemek kitaplarımız çok az. O yüzden yemekle ilgili bilgiler manilere, şiirlere, atasözlerine gömülmüş durumda. Bunları ben çıkartmak için bir tane kitap yazmaya başlamıştım. Açıkçası çok kolay olacağını zannediyordum. Yaklaşık 5 yıl sürdü! Yemekle ilgili 500 bin tane falan atasözü okudum ve olanları ayırdım.
“İŞİ PİŞİRMİŞLER”
Çünkü dediğim gibi biz yemeğe çok meraklı bir halkız ve yaşananlar hakkında değerlendirme yaparken, olabilecekleri söylerken hatta laf sokarken bile yemekle ilgili terimleri kullanırız.
Mesela iki kişi bir erkek bir kadının ilişkisini öğrendiğimizde hemen şey deriz; “İşi pişirmişler.”
Veyahut da biri aile servetiyle yaşıyordur. Hemen şey deriz ona: Oh! Ekmek elden, su gölden veya ufak tefek bulduğumuza ‘leblebi’ deriz, ‘mercimek’ deriz.
Biri problemli çıktığı zaman ‘çetin ceviz’ diye bahsederiz. Öyle yalan söylüyorsa çok fazla işkembeden attığını söyleriz.
Tavla oynarken üst üste iki düşeş atıyorsa ballı olduğunu söyleriz.
Bir iş için anlaşmışızdır. Bize o anlaştığımız işin dışında başka angarya yüklemeye çalışırlar. Hemen itiraz ederiz. ‘Ne kadar ekmek o kadar köfte’ diye.
“DAYAK YEMEK, SEVİŞMEK…”
Öyle ki sadece yemek sözcüğü bile Türkçe’de çok büyük anlam taşıyor. Yağmurda ıslanmaktan dayak yemeye, sevişmekten haksız kazanç sağlamaya kadar her şeyin içinde yemek sözcüğünü kullanıyoruz. Bir şeyin arkasına yemeği getirerek bir cümleyi anlamlandırıyoruz. Mesela rüşvet yemek veyahut da zılgıtı yemek ve dayak yemek. Bunların hepsi yemekle bizim ilişkimizi gösteriyor.
Türklerin yemekle ilişkisi bütün diğer ülkelerden daha farklı gibi. Çünkü bir sürü atasözü kitabı okudum. Neredeyse bizdeki atasözlerinin bir beşte biri gibi bir miktarı yemekle ilgili.
Dileklerimize, belalarımıza, inançlarımıza her yere giriyor yemekler. Mesela şey su gibi ömrün olsun diyoruz sevdiğimiz biri için. Bize iyilik yapan su gibi ömrün olsun. Aslında bir insana yapılabilecek en iyi iltifat. Çünkü en yakın zamanda oluşan su tanesi bile 4 milyar yıl önce oluşmuş. Yani bundan daha büyük bir iyi niyet gösterisi olamaz.
Yemekle belalar okuyoruz. Mesela anandan emdiğin süt burnundan gelsin diyoruz. Zehir zıkkım olsun diyoruz.
Araya yemekler de giriyor ama her şeyden önce ekmek geliyor. Bizim en büyük yeminimiz ekmek Kur'an çarpsındır. Aslında bu gayet normal. Çünkü tarımın başladığı yer bu topraklar. Buğdayın ilk yetiştirildiği yer bu topraklar. Ekmeğin ilk yapıldığı yer bizim topraklarımız. O yüzden ekmek bizim için çok önemli. Çok kuvvetli bir yemin etmek istediğimizde ekmek ve kutsal kitabı başa baş koşturuyoruz.
“EKMEK KUR’AN ÇARPSIN”
O kadar sağlam ve büyük bir yemin gerekmiyorsa ‘nimet çarpsın’, ‘boğazından lokma geçmesin’ falan filan gibi sözleri de kullanıyoruz.
O kadar sevmişiz ki biz kahveyi, bir zamanlar bu kahverenginin tonlarına bir sürü ad verilmiş. Mesela konur denilmiş, yağız denilmiş, doru denilmiş, boz denilmiş. Bunların hepsi bugün neredeyse hiç kullanılmıyor. Ama bunların hepsinin adını almışız
kahverengiye vermişiz. Artık her yerde kahverenginin hükümranlığı şey yapılmaya
başlanmış. Sonra kahveyi o kadar çok sevmişiz ki bir öğüne kahvenin adını vermişiz. Kahve altı.
AT ETİ…
Divan-ı Lügat-ı Türk'te şöyle bir deyim var: At eti misk kokar.
Şimdi Divan-ı Lügat-ı Türk'ten sonra hiçbir eserde at etine dair bir şey yok. Buradan şunu anlıyoruz ki Divan-ı Lügati Türk zamanında hala at eti yeniyordu ama ondan sonra at eti yenmemeye başladı. Çünkü o söz kullanılmamaya başlanmış. Ondan sonraki atasözü kitaplarının hiçbirine at eti misk kokar gibi bir laf işlenmemiş.
Tabii Türkiye Anadolu'ya yerleştikten sonra bir sürü şey değişiyor. Adetleri değişiyor, hareket tarzları değişiyor. Bunlar değişiyor ve atasözlerinden biz bunları teker teker anlıyoruz.
Yani sosyologların, şu anda çok fazla kişinin atasözü hakkında çalıştığını görmedim. Ama atasözleri o kadar önemli ki gelişiminiz ve değişiminiz çok net olarak atasözlerinden belli oluyor.
Bu atasözlerini araştırırken hele bazı sözler duydum ki hakikaten insan kendi atasının o sözü söylediğine inanamıyor…
KEÇİ ETİ Mİ KOYUN ETİ Mİ?
Osmanlı dendiği zaman, Türk dendiği zaman, Türk yemeği dendiği zaman akla ilk gelen şey koyun etidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda koyun yenir diyoruz. Yani ben de atasözlerini bu kadar inceleyene kadar bunu diyordum. Fakat atasözlerini inceleyince çok farklı bir şeyin farkına vardım. Şimdi koyun eti tamam imparatorlukta çok seviliyor ama velakin imparatorlukta en fazla tüketilen et değil. İmparatorlukta en fazla tüketilen et keçi eti. Çünkü keçi çok daha kolay bakılıyor. Daha az hastalanıyor ve daha çok yeniyor. Çünkü daha ucuz, daha kolay yetiştiriliyor.
Bir de saray yemekleri var. Saray yemekleri de zaten muhakkak koyun eti kullanılıyor.
Bir de ayrıca bir başka sorun var. İstanbul'a koyun eti çok geliyor ve sebebi de Roma İmparatorluğu'ndan kalma bir alışkanlık. Başkentte isyan çıkması çok korkulan bir olay. O yüzden İstanbul'da buğday, et konusu asla ikinci plana atılmıyor. Muhakkak bunlarda bolluk yaşanacak deniyor.
İstanbul başlı başına bir hegemonya kuruyor. Kültür üzerinde zaten çok az yemek kitabı var ve bunları yazanlar da genellikle İstanbul'daki kişiler ve İstanbul'daki baskın şey üzerine yapılıyor.
...
0 Yorum Yapılmış
Habere Yorum Yap
İLgili Haberler